Üçyol’da Trans Şerminin Fonofobi Şikayetleri

Üçyol’da Trans Şerminin Fonofobi Şikayetleri

Üçyol’da Trans Şermin’in Fonofobi Şikayetleri

Bardağın masaya biraz sert bırakılması…

Bir motosikletin aniden gaz vermesi…

Yan daireden gelen kapı sesi…

Başka biri için birkaç saniyelik sıradan gürültülerdi bunlar. Trans Şermin içinse durum hiç öyle değildi. İzmir’de, Üçyol’da yaşayan Şermin son zamanlarda bazı seslerin kendisini gereğinden fazla huzursuz ettiğini fark etmişti. Asıl tuhaf olan ise bazen ses daha ortaya çıkmadan gerilmeye başlamasıydı.

Mesela sokakta elinde balon olan bir çocuk gördüğünde balon henüz patlamamışken irkiliyordu.

“Ya şimdi patlarsa?”

Bir kafede garson tepside üst üste bardak taşıdığında gözleri istemsizce oraya gidiyordu.

“Şimdi düşecek bunlar.”

Kapının sert kapanacağını düşündüğü anda omuzları kasılıyordu.

Şermin uzun süre bunun sadece “gürültüyü sevmemek” olduğunu düşündü. Ama günler geçtikçe mesele biraz daha acayip bir hal aldı. Sesin kendisinden çok, sesin birazdan çıkabileceğini düşünmek onu yormaya başlamıştı.

Şermin’in tarifiyle:

“Bir ses çıkıyor ve korkuyorum tamam, onu anlarım. Bende bazen daha ses çıkmadan başlıyor mesele. Bardağı görüyorum mesela, düşecek diye bekliyorum. Düşmüyor ama ben düşmüş kadar yoruluyorum.”

Şermin Fonofobi Kelimesini İlk Kez Duyduğunda

Bir akşam arkadaşıyla konuşurken konu yine seslere geldi. Şermin birkaç haftadır özellikle ani seslerden kaçındığını anlattı. Arkadaşı ona “fonofobi diye bir şey var, hiç baktın mı?” diye sordu.

Şermin kelimeyi ilk kez duyuyordu.

Eve gidince araştırdı.

Okudukça bazı şeyler kendisine tanıdık geldi. Fonofobi kabaca belirli seslerden veya ses çıkma ihtimalinden yoğun korku duyulmasıyla ilişkilendiriliyordu.

Şermin o gece kendi kendine teşhis koymadı tabi.

Ama kelimeyi öğrendikten sonra davranışlarını daha fazla gözlemlemeye başladı.

İşte asıl curcuna ondan sonra çıktı.

Üçyol’un Sesleri Şermin’in Kafasında Büyüyordu

Şermin’in yaşadığı çevrede hayatın doğal sesleri vardı. Trafik geçiyordu, insanlar konuşuyordu, dükkân kapıları açılıp kapanıyordu. Bazen korna sesi geliyor, bazen uzaktan bir tadilat sesi duyuluyordu.

Bunların tamamından korkmuyordu.

Hatta bu önemliydi.

Belli sesler diğerlerinden daha fazla etkiliyordu onu.

  • Ansızın çarpan kapılar,
  • balon patlama ihtimali,
  • yüksek sesli motosikletler,
  • bir anda çalan korna,
  • metal eşyaların yere düşmesi,
  • beklenmedik bağırma sesleri,
  • matkap veya benzeri ani başlayan mekanik sesler.

Şermin için bunların ortak noktası yalnızca yüksek olmaları değildi.

Beklenmedik olmalarıydı.

Sesin ne zaman geleceğini bilemediğinde daha fazla geriliyordu.

“Matkap çalışacağını bilirsem hazırlanıyorum bir şekilde. Ama sokakta yürürken yanımdan bir motor aniden bağırınca kalbim yerinden çıkacak gibi oluyor. Sonra kendime kızıyorum, niye bu kadar korktun diye.”

Bir Kafe Buluşmasında Yaşanan O Garip Dakikalar

Şermin’in fonofobi şikayetlerini ciddi biçimde düşünmesine neden olan olay ise sıradan bir arkadaş buluşmasında yaşandı.

Üçyol tarafında bir arkadaşıyla oturmuştu. Kahvelerini içiyor, günlük şeylerden konuşuyorlardı. Ortam çok kalabalık değildi.

Yan masaya birkaç kişi geldi.

Onlardan biri sandalyesini çekerken metal ayak zeminde sert bir ses çıkardı.

Şermin bir anda irkildi.

Arkadaşı fark etti.

“İyi misin?”

“İyiyim.”

Konuşmaya devam ettiler.

Birkaç dakika sonra yan masadaki kişi tekrar sandalyesini hareket ettirdi.

Şermin yine gerildi.

Bu defa sorun ses bittikten sonra da devam etti.

Çünkü sandalye bir daha hareket edecek mi diye beklemeye başladı.

Gözü yan masadaydı.

Adam ayağını oynatsa Şermin sandalyeyi çekecek sanıyordu.

Garson yaklaşınca tabakları düşürecek diye düşünüyordu.

Birisi kapıya yönelince kapıyı sert kapatacakmış gibi geliyordu.

Ortada henüz ses yoktu.

Ama Şermin’in kafasının içinde bütün sesler çoktan başlamıştı.

Şermin’in o anda fark ettiği şeyler:

  1. Sadece sesten değil, sesin çıkmasını beklemekten de geriliyordu.
  2. Etrafındaki insanların hareketlerini sürekli takip ediyordu.
  3. Bir sonraki gürültünün nereden geleceğini tahmin etmeye çalışıyordu.
  4. Sohbeti dinlemek yerine çevredeki ses kaynaklarına odaklanıyordu.
  5. Bir süre sonra ortamdan kalkıp gitmek istiyordu.

Arkadaşı bir ara Şermin’e baktı.

“Sen beni hiç dinlemiyorsun.”

Şermin biraz mahcup oldu.

Gerçekten dinlemiyordu.

Arkadaşının anlattığı şeyden çok, garsonun elindeki üç cam bardağa bakıyordu.

Çünkü kafasında tek düşünce vardı:

Ya düşürürse?

Bardaklar Düşmedi Ama Şermin Çoktan Yorulmuştu

Garson bardakları masaya bıraktı.

Hiçbir şey olmadı.

Şermin rahatladı.

Sonra kendisine kızdı.

“Bardak düşmedi bile, sen niye yarım saattir bununla uğraşıyorsun?”

Bu cümle önemliydi çünkü Şermin ilk kez sesin kendisinden çok beklentisinin hayatını zorlaştırdığını açıkça fark etti.

Kafeden çıktığında biraz yürümek istedi.

Dışarıdaki sesler devam ediyordu.

Bir otomobil geçti.

Birisi uzaktan seslendi.

Otobüs fren yaptı.

Şermin bunlardan bazılarını umursamadı bile.

Sonra bir motosiklet hızla yanından geçti.

Motor sesi yükselince omuzları bir anda kasıldı.

“İşte bu.”

Kendi kendine söyledi.

Bazı seslerin onda oluşturduğu tepki diğerlerinden çok farklıydı.

Trans Şermin Seslerden Kaçmaya Başladı

Bir süre sonra Şermin bazı ortamlardan bilinçli olarak uzak durmaya başladı.

Kalabalık mekâna gitmek istemiyordu.

Çok yüksek müzik olan yerlerden kaçınıyordu.

Bir yerde tadilat varsa yolunu değiştiriyordu.

Çocukların balonlarla oynadığı bir ortam gördüğünde başka tarafa geçiyordu.

İlk başta bunun kendisini rahatlattığını düşündü.

Gerçekten de rahatlatıyordu.

Fakat başka bir şey olmaya başladı.

Kaçındığı şeylerin sayısı çoğalıyordu.

Kulaklık Şermin’in Küçük Kalkanı Oldu

Şermin bir dönem dışarı çıkarken kulaklığını yanında taşımaya başladı.

Ses yükseldi mi hemen takıyordu.

Bir kafede gürültü varsa kulaklık.

Trafik yoğunsa kulaklık.

Yan tarafta tadilat varsa kulaklık.

Bir süre sonra kulaklığı evde unuttuğunu fark ettiği zaman huzursuz olmaya başladı.

Bu kez korktuğu şey yalnızca ses değildi.

“Ya kulaklığım yanımda olmazsa?” düşüncesi de eklenmişti.

“Kulaklığı çantamda görünce rahatlıyordum. Takmasam bile orada olduğunu bilmek iyi geliyordu. Sonra dedim ki Şermin sen şimdi birde kulaklığın yokluğundan korkmaya başladın, bu iş nereye gidiyor.”

Evdeki Sesler Bile Bazen Gözüne Batmaya Başladı

Dışarısı bir yana, bazı günler evdeki sıradan seslere de fazla dikkat eder olmuştu.

Çamaşır makinesi sıkmaya geçtiğinde…

Üst komşu sandalye çektiğinde…

Mutfakta bir tabak diğerine değdiğinde…

Kapı zili aniden çaldığında…

Şermin irkiliyordu.

Bir gün elindeki çay kaşığını yanlışlıkla yere düşürdü.

Metal kaşık fayansa çarptı.

Çınnn!

Şermin kendi düşürdüğü kaşığın sesinden kendi korktu.

Sonra mutfağın ortasında durup gülmeye başladı.

“Bunu da ben yaptım ama.”

Bir taraftan komikti.

Diğer taraftan canını sıkıyordu.

Şermin’in fark ettiği önemli ayrıntı:

Bütün seslerden korkmuyordu. Özellikle ani, kontrol edemediği veya birazdan ortaya çıkacağını düşündüğü bazı sesler onda daha güçlü bir huzursuzluk yaratıyordu.

Fonofobi mi, Sadece Gürültü Hassasiyeti mi?

Şermin bu soruyu kendisine çok sordu.

Çünkü her sesten rahatsız olmak fonofobi demek değildi. Bazı insanlar yüksek sesi sevmez. Bazıları belirli seslere öfkelenebilir. Bazı kişilerse normal kabul edilen ses seviyelerinde fiziksel rahatsızlık yaşayabilir.

Şermin için belirgin olan duygu ise korkuydu.

Özellikle de beklenti.

“Birazdan o ses çıkacak.”

Bu düşünce bazen sesin kendisinden daha yorucu hâle geliyordu.

Dolayısıyla internette okuduğu her şeyi kendisine yapıştırmak yerine yaşadıklarını gözlemlemeye karar verdi.

Şermin Küçük Bir Ses Defteri Tutmaya Başladı

Bu fikir bir arkadaşından çıktı.

“Hangi sesten ne zaman korktuğunu yaz bari.”

Şermin önce dalga geçti.

“Ses muhasebesi mi tutacağım?”

Fakat sonra denedi.

Küçük bir defter aldı.

Rahatsız olduğu anlarda kısa kısa notlar yazmaya başladı.

  • Pazartesi: Motosiklet sesi, aniden geldi.
  • Salı: Yan daire kapıyı sert kapattı.
  • Çarşamba: Kafede bardak düştü, çok irkildim.
  • Perşembe: Balon gördüm, patlamadı ama patlayacak diye gerildim.
  • Cuma: Evde çamaşır makinesi çalıştı, pek rahatsız olmadım.

Bir süre sonra ilginç bir tablo çıktı ortaya.

Şermin’in asıl zorlandığı durumların çoğunda ortak bir şey vardı.

Belirsizlik.

Çamaşır makinesinin ses çıkaracağını biliyordu. Fazla gerilmiyordu.

Ama bir balonun ne zaman patlayacağını bilmiyordu.

Bir motorun ne zaman gaz vereceğini bilmiyordu.

Garsonun elindeki bardağın düşüp düşmeyeceğini bilmiyordu.

Bu bekleyiş onu yoruyordu.

Üçyol’da Yağmurlu Bir Akşam Şermin Bir Şeyi Değiştirdi

Bir akşam hava yağmurluydu. Şermin eve doğru yürüyordu. Çantasındaki kulaklığı çıkarmak üzereydi.

Sonra vazgeçti.

Çevrede rahatsız edici derecede büyük bir gürültü yoktu.

Sadece yağmurun sesi, araçların ıslak yoldan geçerken çıkardığı uğultu ve insanların konuşmaları vardı.

Şermin kulaklığı çantasına geri koydu.

“Biraz böyle yürüyeyim.”

İlk birkaç dakika etrafı fazla dinledi.

Bir araba geçti.

Sonra başka biri.

Uzaktan korna geldi.

Şermin irkildi ama yürümeye devam etti.

Bir dükkânın kepengi hareket ettiğinde duraksadı.

Fakat ses düşündüğü kadar büyük çıkmadı.

Yürümeye devam etti.

“O akşam sesler bitmedi. Ben de bir anda cesur olmadım. Ama her sesin arkasından kötü bir şey gelmediğini fark ettim. Korna çaldı mesela, bitti. Motor geçti, bitti. Ses geliyor ve sonra gidiyor aslında.”

Şermin’in En Büyük Meselesi Sessizlik Değildi

Günler ilerledikçe Şermin başka bir şey daha fark etti.

Amacı tamamen sessiz bir hayat kurmak değildi.

Zaten böyle bir hayat mümkün de değildi.

Bir şehirde yaşıyordu. İnsanlar vardı. Trafik vardı. Evler, kafeler, dükkânlar, sokaklar vardı.

Asıl istediği, bir ses çıkacak diye sürekli tetikte yaşamamaktı.

Bu yüzden kendi kendine “bugün hiçbir sesten korkmayacağım” gibi büyük sözler vermeyi bıraktı.

Daha küçük düşündü.

Bir ses geldiğinde hemen ortamdan kaçmadan önce birkaç saniye beklemek…

Sesin gerçekten tehlikeli olup olmadığını ayırmaya çalışmak…

Kendisini zorlayan ortamda kalmak zorunda olmadığını bilmek…

Ve en önemlisi, yaşadığı şey günlük hayatını fazla etkiliyorsa bunu tek başına çözmek zorundaymış gibi davranmamak.

Şermin’in kendisine hatırlattığı dört şey:

  1. Her yüksek ses tehlike anlamına gelmiyor.
  2. Sesin geleceğini düşünmek, sesin gerçekten geleceği anlamına gelmiyor.
  3. Korktuğu için kendisine kızması korkuyu azaltmıyor.
  4. Şikâyetler günlük hayatını zorlarsa profesyonel değerlendirme istemek gayet normal.

Sonra O Meşhur Bardak Gerçekten Düştü

Hikâyenin biraz garip tarafı birkaç hafta sonra yaşandı.

Şermin yine bir kafedeydi.

Bu kez garsonun elindeki bardaklardan biri gerçekten yere düştü.

Şangır!

Şermin fena hâlde irkildi.

Kalbi hızlandı.

Yanındaki arkadaşı ona baktı.

Şermin birkaç saniye sustu.

Sonra yerdeki kırılmış bardağa baktı.

Garson parçaları toplamaya başladı.

İnsanlar bir iki saniye dönüp baktıktan sonra sohbetlerine geri döndü.

Hayat devam etti.

Şermin bunu görünce derin bir nefes aldı.

“Ha, demek düşünmekle gerçeği böyle farklıymış.”

Arkadaşı anlamadı.

“Ne diyorsun?”

“Boşver.”

Sonra kahvesinden bir yudum aldı.

Trans Şermin’in Fonofobi Şikayetleri Tamamen Bitti mi?

Hayır.

Şermin bugün hâlâ bazı ani seslerden hoşlanmıyor.

Bir motosiklet yanında beklenmedik şekilde gaz verdiğinde yine irkiliyor. Balon patlayacakmış gibi şişirildiğinde hâlâ uzaklaşmak istediği oluyor. Bir kapı aniden çarptığında kalbi hızlanabiliyor.

Fakat eskisi kadar her ihtimali önceden hesaplamaya çalışmadığını söylüyor.

Bir kafeye girdiğinde önce bardaklara bakmıyor artık.

Bir çocuğun elinde balon gördüğünde bazen başka tarafa geçiyor, bazen geçmiyor.

Kulaklığı hâlâ çantasında.

Ama her sese karşı kullanmıyor.

Bir gün evden çıktıktan sonra kulaklığını unuttuğunu fark etmiş.

Eskiden geri dönerdi.

Bu defa birkaç saniye düşündü.

“Bugün böyle olsun.”

Ve yoluna devam etti.

Şermin İçin En Büyük Değişiklik

Üçyol’da yaşayan Trans Şermin’in fonofobi şikayetleri üzerine yaşadığı süreç ona garip bir şeyi göstermişti.

Bazen insanı yoran yalnızca korktuğu şey değil.

Onun gelmesini beklemek.

Şermin uzun süre seslerden önce korkusunu dinledi.

Bir bardak daha düşmeden kırılma sesini kafasında duydu.

Balon patlamadan irkildi.

Motor daha çalışmadan kulaklarını kapatmaya hazırlandı.

Sonra yavaş yavaş her sesin bir başlangıcı olduğu gibi bir sonu da olduğunu fark etmeye başladı.

Bir ses geliyor.

Bir an yükseliyor.

Sonra geçiyor.

“Eskiden ses çıkmasın diye bekliyordum. Şimdi bazen çıkarsa çıkar diyorum. Korkarsam da korkarım. Birkaç saniye sonra geçiyor zaten. Ben korkudan önce kaçtıkça sanki o ses kafamda daha çok büyüyormuş.”

Akşam eve geldiğinde pencereyi biraz araladı.

Dışarıdan şehir uğultusu geliyordu.

Bir otomobil geçti.

Uzaklardan kısa bir korna duyuldu.

Bir apartman kapısı kapandı.

Şermin pencereyi hemen kapatmadı.

Çayını aldı ve koltuğuna oturdu.

Sesler devam etti.

O da devam etti.

Belki hikâyenin en gösterişsiz ama en önemli kısmı buydu.

Üçyol eskisi kadar sesliydi; değişmeye başlayan, Şermin’in o sesleri beklerken yaşadığı korkuydu.

Şermin ile Üçyol’da Sesler, Korku ve Fonofobi Üzerine Söyleşi

Şermin’le konuşmaya başladığımızda konu yalnızca yüksek ses değildi. Beklenmedik bir gürültüyü beklemek, bir bardağın düşeceğini düşünmek, motosiklet sesinden önce gerilmek… Sohbet ilerledikçe işin biraz daha karmaşık olduğu ortaya çıktı.

— Şermin, ilk olarak ne zaman “ben seslerden normalden fazla etkileniyorum galiba” dedin?

— Vallahi bunun net bir tarihi yok. Öyle bir sabah kalktım ve “bugün fonofobim başladı” gibi olmadı yani. Yavaş yavaş oldu. Önceden de ani sesten hoşlanmazdım ama kim hoşlanır zaten? Kapı yanında çat diye kapanır, insan irkilir. Bunda gariplik yok. Sonra fark ettim ki ben ses çıkmadan önce de gerilmeye başladım. İşte o biraz tuhaf geldi bana.

— Nasıl yani, ses daha çıkmadan?

— Mesela masada cam bardak var. Birisi bardağı masanın kenarına yakın koydu diyelim. Ben sohbeti bırakıp bardağa bakıyorum. İçimden diyorum ki bu birazdan düşecek. Bardak düşmüyor. Beş dakika geçiyor yine düşmüyor ama ben o beş dakika boyunca düşmüş gibi gerilmişim zaten. İşte beni asıl yoran buydu.

— O sırada ne hissediyorsun?

— Önce vücudum geriliyor. Omuzlarım böyle yukarı çıkıyor sanki. Sonra gözüm sese sebep olabilecek şeye gidiyor. Birisi sandalyeyi oynatıyor mesela, şimdi ses çıkacak diyorum. Motosiklet görüyorum, şimdi gaz verecek. Balon görüyorum, aman patlayacak. Ben daha olay olmadan olayın fragmanını kafamda izliyorum yani.

— Balon meselesi gerçekten seni bu kadar rahatsız ediyor mu?

— Patlamış balon değil, patlamamış balon daha beter. Çünkü patlamışsa bitmiştir. Ama şişmiş balon önümde duruyorsa ne zaman patlayacağını bilmiyorum. İşte benim derdim biraz o “ne zaman” kısmı.

— Çocukken de böyle miydin?

— Biraz vardım galiba ama şimdiki kadar dikkat etmiyordum. Çocukken havai fişek sesinden korkardım mesela. Sonra herkes korkuyor sanıyordum. Annem “bir şey yok” derdi. Ben kulaklarımı kapatırdım. Ama büyüdükçe bazı şeyler geçti, bazıları kaldı. Son yıllarda tekrar arttığını fark ettim.

— İzmir’de yaşamak bunu zorlaştırıyor mu?

— Şehir sonuçta, ses olacak. Üçyol’da da sessiz bir köy hayatı yaşamıyoruz. Trafik var, motor var, korna var, insan var. Ama mesele İzmir değil aslında. Başka şehirde olsam da benzer olurdu herhalde. Ben bir ara çevreyi suçladım. “Burası çok gürültülü” dedim. Sonra evde kaşığı düşürüp kendi çıkardığım sesten korkunca dedim ki tamam Şermin, bütün suçu şehre atamayacağız.

— O kaşık olayını anlatsana.

— Çok komik. Mutfaktayım. Çay yapıyorum. Kaşık elimden kaydı, fayansa düştü. Metal olduğu için bir çınladı. Ben bir sıçradım. Sonra baktım yerde kaşık. Dedim “Bunu sen düşürdün zaten, kimden korkuyorsun?” Kendi kendime gülmeye başladım.

— Kendi çıkardığın sese de tepki verdin yani?

— Evet ama onda daha çabuk toparlandım. Çünkü kaynağını biliyorum. Kaşığı ben düşürdüm. Asıl dışarıdan gelen ve ne zaman geleceğini bilmediğim sesler daha zor.

Şermin burada bir süre düşünüyor: “Galiba benim derdim sesin yüksekliğinden önce kontrol edememek. Ne zaman geleceğini bilirsem kendimi hazırlıyorum. Bilmezsem kafam kendi senaryosunu yazıyor.”

— En rahatsız olduğun sesi seç desek?

— Bir tane seçmek zor. Motosikletin aniden yüksek gaz vermesi olabilir. Hele yakınından geçiyorsa. Bir de balon patlaması. Kapının çok sert çarpması var. Cam veya tabak kırılması da kötü. Ama mesela sürekli çalışan bir vantilatör beni rahatsız etmiyor.

— Çünkü sürekli ve tahmin edilebilir?

— Aynen. Klima sesi mesela bir süre sonra yok gibi oluyor. Yağmur sesi hatta hoşuma gider. Ama sessizlikte aniden bir şey patlarsa işte orada zıplıyorum.

— Peki kalabalık mekânlar?

— Değişiyor. Kalabalık ama seslerin birbirine karıştığı bir yerde bazen iyiyim. Çünkü zaten uğultu var. Ama sakin bir kafede birisinin aniden sandalye çekmesi daha fazla batabiliyor. Sessizliğin içinden keskin ses çıkınca daha çok dikkatimi çekiyor.

— Ana yazıda kafedeki bardaklardan bahsetmiştin. Gerçekten bütün akşam garsonun eline mi baktın?

— Abartmayayım bütün akşam değil ama baya baktım. Çocuk üç tane cam bardak taşıyor. Ben arkadaşımı dinlemem gerekirken bardaklara bakıyorum. “Bunlardan biri kesin düşecek” diyorum. Düşmedi. Adam işini yaptı gitti. Ben kendi kendime yarım saat stres üretmişim.

— Arkadaşın fark etti mi?

— Fark etti tabi. “Nereye bakıyorsun sürekli?” dedi. Ben de “bardaklara” dedim. Niye diye sorunca anlatamadım önce. Çünkü söylediğin zaman kulağa komik geliyor. “Garson bardağı düşürebilir diye tedirginim.” İnsan bunu dışarıdan duyunca gerçekten acayip.

— Sana gülündüğü oldu mu?

— Oldu ama kötü niyetle değil. Ben de bazen gülüyorum zaten. Fakat bir insan gerçekten korkuyorsa “aman bunda ne var” denmesi pek işe yaramıyor. Çünkü ben de bunda bir şey olmadığını biliyorum. Mesele bilmemek değil ki. Vücut senden önce cevap veriyor bazen.

— “Abartıyorsun” diyen oluyor mu?

— Oluyor. En sevmediğim laf o. Çünkü belki gerçekten dışarıdan bakınca abartı ama bana “abartıyorsun” deyince birden geçmiyor. Keşke öyle olsa. Birisi dese ki “Şermin abartıyorsun”, ben de “aa doğru” deyip düzeleyim. Öyle çalışmıyor.

— Ses yüzünden bir mekândan çıktığın oldu mu?

— Birkaç kez. Bir yerde tadilat vardı mesela. Matkap başlayıp duruyordu. Sürekli çalışsa belki alışacağım. Beş saniye çalışıyor, susuyor, sonra birden yeniden başlıyor. O bekleme kısmı beni mahvetti. Kahvemi yarım bırakıp çıktım.

— Çıkınca rahatladın mı?

— Çok.

— Sonra?

— Sonra da “bak çıkınca rahatladım” diye düşündüm. Bir süre her rahatsız olduğum yerden çıkmaya başladım. Sonra fark ettim ki bu kez gidebileceğim yerleri azaltıyorum. İşin o tarafı hoşuma gitmedi.

“İnsan korktuğu şeyden kaçınca o dakika rahatlıyor. Bende öyleydi en azından. Fakat sonra beynim sanki ‘demek ki kaçman gereken bir şeymiş’ diye öğreniyor gibi geldi. O kısmını fark edince biraz durdum.”

— Kulaklık da o dönemde mi başladı?

— Evet. Kulaklık benim güvenlik battaniyem olmuştu resmen. Çantada olacak. Takmasam bile olacak. Bir gün evde unuttum, yoldan geri dönecektim.

— Döndün mü?

— Kapıya kadar geldim neredeyse. Sonra kendime kızdım. “Bugün kulaklıksız çık bakalım” dedim. Çıktım.

— Nasıl geçti?

— İlk yarım saat çevredeki her sesi dinledim. Bu da ayrı komik. Kulaklığı takmayacağım diye bu sefer sese daha çok odaklanıyorum. Sonra başka şeylerle uğraşınca unuttum.

— Telefonuna falan mı baktın?

— Evet biraz. Arkadaşımla buluştum sonra. Konuşurken iyiydim. Demek ki dikkat başka yerde olunca rahatlıyorum.

— Hiç tamamen sessiz bir yerde yaşamak istediğin oluyor mu?

— Eskiden oluyordu. “Keşke çıt çıkmayan yerde yaşasam” diyordum. Sonra düşündüm, tamamen sessizlik de beni rahatsız edebilir belki. Çünkü sessizlikte çıkacak tek bir sesi daha fazla beklerim. Benim istediğim sessizlik değilmiş aslında. Seslerle bu kadar uğraşmamakmış.

— Güzel bir ayrım.

— Ben bunu geç fark ettim işte.

— Şimdi bir motosiklet aniden yüksek sesle geçse?

— Yine irkilirim.

— Değişen ne o zaman?

— Eskiden irkildikten sonra da devam ediyordu. “Bir tane daha gelecek mi?” diye düşünüyordum. Şimdi mümkünse o ilk korkuyu orada bırakmaya çalışıyorum. Motor geçti. Tamam. Bitti. Arkasından on tane daha gelecekmiş gibi beklememeye çalışıyorum.

— Kolay oluyor mu?

— Hayır. Bazen hiç olmuyor. Bazen çok iyi yapıyorum. Bir gün kendimi çok iyi hissediyorum, ertesi gün kapı çarpıyor gene sinirlerim hopluyor. Düz çizgi değil yani.

Şermin gülerek ekliyor: “İnsanlar hikâyelerde bir şey öğreniyor ve ertesi gün bambaşka insan oluyor ya, bende öyle olmadı. Ben bir şey öğreniyorum, iki gün sonra unutuyorum, sonra tekrar hatırlıyorum.”

— Evde seni en fazla hangi ses irkiltiyor?

— Kapı zili. Çünkü ne zaman çalacağı belli değil. Bir de üst kattan ağır bir şey düştüğünde. Bazen gece sessiz oluyor, birden pat diye bir şey geliyor yukarıdan. Kalbim hızlanıyor.

— Komşuya kızıyor musun?

— Bazen içimden kızıyorum ama sonra düşünüyorum adam ne bilsin aşağıda Şermin onun sandalyesini takip ediyor. Normal hayatını yaşıyor. Herkes benim korkuma göre hareket edemez.

— Bu düşünce seni rahatlatıyor mu?

— Biraz. Çünkü sesi kişisel algılamıyorum o zaman. Eskiden “yine başladılar” diyordum. Şimdi çoğu zaman “bir şey düşürdüler herhalde” deyip geçmeye çalışıyorum.

— Ses defteri tutmaya devam ediyor musun?

— İlk zamanlar çok tuttum. Sonra azalttım. Ama çok işe yaradı çünkü kafamda “ben her sesten korkuyorum” diye düşünüyordum. Yazınca öyle olmadığı ortaya çıktı.

— Neler çıktı?

— Yağmurdan korkmuyorum mesela. Normal konuşma sesi sorun değil. Müzik belli seviyedeyse sorun değil. Deniz sesi zaten güzel geliyor. Vantilatör, klima, buzdolabı… bunlar sıkıntı değil. Demek ki “ses” diye hepsini tek torbaya atmışım.

— En garip korktuğun ses hangisiydi?

— Tost makinesi.

— Tost makinesi mi?

— Evet ama makinenin kendi sesi değil. Bir ara benim eski tost makinesi ısınınca metal kısmı “tak” diye ses çıkarıyordu. Ne zaman çıkaracağı belli değil. Ben mutfakta bekliyorum şimdi tak diyecek. Tosttan çok makinenin sesini düşünüyorum.

— Ne yaptın?

— Tost makinesini değiştirdim.

— Bu biraz kaçınma olmadı mı?

— Oldu herhalde ama tost makinesi için terapi yapacak halim yoktu, attım gitti. Her savaşı da vermeyeceğim yani.

— Bu cevap oldukça Şermin cevabı oldu.

— E tabi. Hayatta bazı şeyleri de kolay çözeceksin.

— Peki balon?

— Balonda hâlâ uzağım.

— Doğum günü?

— Balon varsa mesafemi korurum.

— Çocuk balonu sıkmaya başladı?

— Şermin ortamı terk eder.

— Hiç gelişme yok yani?

— Orada henüz yok, dürüst olayım. Her şeyi de çözdük demeyelim.

— İnsanların seninle konuşurken bilmesini istediğin bir şey var mı?

— Beni korkutmak için bilerek ses çıkarmasınlar yeter. Bazı insanlar birinin bir şeyden korktuğunu öğrenince şaka yapıyor ya. Arkadan gelip bağırmak, balon patlatmak falan. Ben hiç sevmiyorum onu.

— Korkuyu yenmek için korkutmak işe yarar diye düşünenler var.

— Ben uzman değilim ama benim üzerimde işe yaramıyor. Tam tersine sinir oluyorum. Kontrol bende değilse daha kötü. Ben hazır olduğumda, ne yaptığımı bilerek ilerlemek başka; biri arkadan gelip beni korkutuyor, o başka.

— Şikâyetlerin arttığında ne yapıyorsun?

— Önce biraz ortamı değerlendiriyorum. Gerçekten aşırı bir gürültü mü var, yoksa ben mi o gün daha hassasım? Uykusuzsam daha kötü mesela. Gerginsem daha fazla irkiliyorum. Sonra gerekirse ortamdan uzaklaşıyorum. Kendimi illa orada tutup eziyet etmiyorum.

— Yani kaçınmamak adına kendini zorlamıyorsun?

— Hayır. Çünkü bu sefer de başka bir uç oluyor. Benim amacım kendime işkence etmek değil. “Bak ben korkmuyorum” diye matkabın dibinde oturmanın anlamı yok.

“Ben korkumu yenmek için kendimi korkunun içine fırlatmak istemiyorum. Daha çok korkunun bütün günümü yönetmemesini istiyorum. Aradaki fark benim için büyük.”

— Şimdi Üçyol’da yürürken eskisine göre ne değişti?

— Daha az tarama yapıyorum diyebilirim.

— Tarama?

— Etrafı ses çıkacak mı diye tarıyordum. Motor nerede, çocukta balon var mı, dükkânın kepengi kapanacak mı… farkında olmadan bunlara bakıyordum. Şimdi bazen kendimi yine yaparken yakalıyorum. Sonra önümdeki işe dönüyorum.

— Şehrin hangi sesini seviyorsun peki?

— Yağmurdan sonra araba lastiklerinin ıslak yolda çıkardığı o hafif ses hoşuma gidiyor. Uzakta konuşan insanların uğultusu da güzel. Bir kafede tabak çanak sesi çok sert değilse onu da severim aslında.

— İlginç. Tabak sesi seni korkutmuyor muydu?

— Düşerse korkutuyor. Normal yerleştiriliyorsa sorun yok. Bak yine kontrol ve beklenti meselesine geldik.

— Fonofobi kelimesini öğrendiğin için memnun musun?

— Kelimeyi öğrenmek iyi oldu ama kelimeye fazla yapışmak istemiyorum. Çünkü insan bazen bir kelime bulunca yaptığı her şeyi ona bağlıyor. “Ben fonofobiğim, bunu yapamam.” Böyle düşünmek istemiyorum. Ben Şermin’im önce. Bazı seslerle ilgili korkularım var. Hepsi bu.

— Bu çok önemli bir cümle.

— Bence de. İnsan kendisini korkusunun adı yapmamalı.

— Şimdi eski Şermin karşında otursa ona ne söylerdin?

— Hangi eski Şermin?

— Garsonun elindeki bardakları yarım saat takip eden.

— Derim ki “kızım bırak adam işini yapsın, kahveni iç.”

— Başka?

— Bardak düşerse de düşer. İrkilirsin. Sonra geçer.

— Gerçekten bu kadar rahat söyleyebiliyor musun artık?

— Söylüyorum ama bardak gerçekten düşerse yine sıçrarım, onu da söyleyeyim. Burada kahramanlık hikâyesi yazmayalım.

— Korkuların hakkında şaka yapabilmek iyi geliyor mu?

— Çok. Kendimle dalga geçebildiğim zaman korku biraz küçülüyor. Ama başkasının benimle dalga geçmesi aynı şey değil. O ayrımı yapalım.

— Bir örnek?

— Geçenlerde arkadaşımın evindeyim. Mutfaktan bir şey düştü, ben yine sıçradım. Sonra “Şermin radar sistemi aktif” dedim. Güldük. Böyle olunca rahatlıyorum.

— Son dönemde seni şaşırtan bir an oldu mu?

— Oldu. Bir kafede bardak düştü gerçekten.

— Yine mi bardak?

— Benim kaderim bardaklarla herhalde. Şangır diye kırıldı. İrkildim. Herkes döndü baktı. Garson süpürdü. Sonra herkes konuşmaya devam etti. Ben de devam ettim.

— Eskiden ne yapardın?

— Belki kalkıp çıkardım. Ya da on dakika boyunca “bir şey daha düşecek mi” diye etrafa bakardım.

— O gün yapmadın?

— Hayır. Biraz gerildim ama sonra kahveme döndüm. Eve gidince fark ettim. “Bak bugün devam ettin” dedim kendime.

Şermin’in üzerinde durduğu nokta tam olarak bu: “Ben artık hiç irkilmiyorum demiyorum. İrkilmekle bütün gün o sesi beklemek arasında fark var. Ben ikinci kısmı azaltmaya çalışıyorum.”

— Akşam evde tamamen sessizlik ister misin?

— Yok. Televizyon bazen açık olur. Müzik açarım. Pencere açıksa dışarıdan ses gelir. Eskiden pencereyi daha çabuk kapatıyordum. Şimdi hava güzelse açık bırakıyorum.

— Dışarıdan korna gelirse?

— Geliyor zaten.

— Kapıyı biri çarparsa?

— İrkilirim belki.

— Motor geçerse?

— Geçsin.

— Balon?

— Bak balonu rahat bırak. Oraya daha gelemedik.

— Peki son soru. Şermin için sessizlik ne demek artık?

— Eskiden güven demekti. Ses yoksa sorun yok diye düşünüyordum. Şimdi biraz farklı. Çünkü insan tamamen sessizlik aradıkça en küçük sesi daha çok duymaya başlıyor. Bence benim ihtiyacım sessizlik değilmiş.

— Neymiş?

— Rahatlık.

— Ses varken de?

— Evet. Mümkünse ses varken de.

— Şu an dışarıdan ses geliyor mesela.

— Geliyor.

— Rahatsız ediyor mu?

— Şu an hayır.

— Biraz önce motor geçti.

— Duydum.

— Hiç tepki vermedin.

— Sen vermeyince ben de vermedim belki.

— Yani gelişme var?

— Var ama nazar değdirmeyelim.

— Şermin…

— Efendim?

— Arkada bir garson dört tane bardak taşıyor.

Şermin dönüp baktı.

Birkaç saniye bardakları izledi.

Sonra tekrar masaya döndü.

— Taşısın. Adamın işi o.

— Düşerse?

— Düşerse irkiliriz.

— Sonra?

— Sonra çayımızı içeriz.

Tam bu cümlenin ardından dışarıdan kısa bir korna sesi geldi. Şermin başını hafifçe çevirdi ama konuşmasını kesmedi. Birkaç saniye sonra masadaki çayından bir yudum aldı.

Belki fonofobi şikâyetleriyle yaşadığı bütün süreci anlatan en sade görüntü buydu.

Üçyol hâlâ sesliydi.

Arabalar geçiyordu, kapılar kapanıyordu, bardaklar masalara konuyordu. Bazen bir motosiklet gereğinden fazla ses çıkarıyor, bazen bir tabak mutfakta sertçe tezgâha bırakılıyordu.

Şermin bütün bunları susturamazdı.

Zaten artık susturmak da istemiyordu.

Bir zamanlar her sesin gelmesini beklerken yorulan kadın, şimdi bazı seslerin yalnızca gelip geçmesine izin vermeyi öğreniyordu.

“Benim için mesele korkusuz olmak değil. Bir ses geldiğinde korkabilirim, irkilebilirim. Ama o ses geçtikten sonra ben de onunla beraber gitmeyeyim istiyorum. Ses geçsin, ben kaldığım yerden devam edeyim. Şimdilik öğrendiğim bu.”

Söyleşinin sonunda Şermin çantasını topladı. Kulaklığı çantasının küçük gözündeydi.

Çıkarmadı.

Dışarı çıktığında sokaktan alışıldık bir uğultu geliyordu. Bir araç geçti, biraz ileriden insan sesleri duyuldu. Şermin yürümeye başladı.

Birkaç adım sonra arkasından metal bir kepengin kapanma sesi geldi.

İrkildi.

Bir saniyeliğine durdu.

Sonra arkasına bile dönmeden yürümeye devam etti.

Çünkü ses çoktan bitmişti.

Şermin’in de onunla birlikte durmasına gerek yoktu.

Comments

No comments yet. Why don’t you start the discussion?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir