izmir sasa
izmir sasa

Travesti Sibel’in Gece Eğlencesinde Letafet ve Şaşaa

Bazı geceler daha kapıdan girerken ne olacağı üç aşağı beş yukarı anlaşılır. Müzik fazla yüksekse sohbet yarım kalır, masa kalabalıksa herkes başka bir şey anlatır, gece sonunda da kim ne demişti pek hatırlanmaz. Travesti Sibel’in gece eğlencesinde letafet ve şaşaa dediğimiz akşam ise biraz başka türlü başladı. Öyle büyük laflar ederek değil, gayet kendi halinde. Sonradan büyüdü mesele zaten.

Sibel’i ilk gördüğümde masanın en gürültülü kişisi değildi. Hatta tam tersine, bir köşede oturmuş önündeki bardağın kenarıyla oynuyor, arada müziğe bakar gibi sahne tarafına gözünü çeviriyordu. Fakat masaya yeni biri geldiğinde ilk fark eden yine oydu. Sandalye çekildi, bir iki kişi yer değiştirdi, sohbet kaldığı yerden devam etti. Böyle küçük ayrıntıları kimse konuşmaz ama geceyi gece yapan birazda bunlar galiba.

Geceden kalan ilk izlenim:

Şaşaa her zaman parıltılı bir elbise veya yüksek ses demek değil. Bazen masaya oturduğunuz anda oluşan o hafif merak hali daha gösterişli oluyor.

Travesti Sibel’in Gecesinde Letafet Nerede Başladı?

Letafet eski bir kelime gibi geliyor kulağa. Günlük konuşmada pek kullanılmıyor zaten. Sibel’e söylediğimde önce güldü. “Bana zarif demenin eski usulünü mü buldun?” dedi. Belkide haklıydı. Ama o gece için daha uygun başka kelime bulamadım.

Çünkü mesele yalnızca kıyafet değildi. Üzerinde ışık vurdukça farklı görünen sade ama dikkat çeken bir kombin vardı. Takıları ise beklediğimden azdı. Bir ara bunu söyledim. Sibel hemen kolundaki ince bilekliği gösterip, “Her şeyi aynı anda takarsan hangisine bakacaklarını şaşırırlar” dedi.

Bu cümle masada ufak bir tartışma bile çıkardı. Birisi “Gece eğlencesinde fazlası iyidir” dedi, başkası sadeliği savundu. Sibel ikisini de dinledi fakat tartışmaya pek girmedi.

“Ben hazırlanırken başkasının ne düşüneceğini çok hesaplamıyorum. Aynaya baktığımda tamam diyorsam tamamdır. Yoksa bütün gece bir şey eksikmiş gibi geliyor.”

Bu söz biraz masada kaldı. Kimse hemen üstüne konuşmadı. Sonra garson geldi, bardaklar değişti, müzik başka parçaya geçti ve konu dağıldı. Gecelerin sevdiğim yanı bu zaten; ciddi bir cümlenin ardından beş dakika sonra herkes saçma sapan bir meseleye gülebiliyor.

Şaşaa Gösterişten Biraz Başka Şeydi

“Şaşaa” deyince insanın aklına hemen gösterişli bir gece geliyor. Parlak ışıklar, iddialı kıyafetler, kalabalık masa filan. Bunlar vardı elbette ama bizim masadaki şaşaa daha çok insanların birbirine kattığı enerjiyle ilgiliydi.

Sibel mesela uzun süre oturabilen biri değilmiş, bunu o akşam öğrendim. Sevdiği bir parça başladığı anda konuşmanın ortasında kalkıyor. Bir süre sonra geri geliyor ve sanki hiç gitmemiş gibi yarım bıraktığı cümleyi devam ettiriyor. İlk iki sefer şaşırdım, üçüncüden sonra alıştım.

  • Müzik seçimi konusunda oldukça seçiciydi ama sevmediği parçada bile surat asmıyordu.
  • Masaya yeni katılan birisini konuşmaya dahil etmek için mutlaka bir soru soruyordu.
  • Telefonunu sürekli elinde tutmuyordu, hatta bir ara nerede bıraktığını uzun süre aradı.
  • Fotoğraf çekileceği zaman herkesi üç kere yer değiştirdi, sonunda ilk durduğumuz yere geri döndük.
  • Gecenin programını önceden yapmak yerine biraz anlık kararlarla ilerlemeyi seviyordu.

Son madde özellikle önemliydi çünkü gecenin başında “çok geç kalmam” demişti. Sonra saat ilerledi. Bir ara yine aynı şeyi söyledi. Daha sonra kimse saatten bahsetmemeye başladı zaten.

Masanın Ortasında Başlayan Tuhaf Bir Muhabbet

Gecenin en eğlenceli bölümü dans pistinde değil masada yaşandı bana göre. Konu nereden çıktı bilmiyorum ama herkes hayatında yaşadığı en kötü gece eğlencesini anlatmaya başladı. Birinin doğum günü yanlış mekanda kutlanmış, öbürü arkadaş grubunu kaybetmiş. Sibel’in hikayesi ise daha tuhaftı.

Yıllar önce büyük bir hevesle hazırlandığı bir gece dışarı çıkmış. Saç, makyaj, kıyafet her şey tamam. Daha mekana varmadan ayakkabısının topuğu kırılmış. “O an eve dönebilirdim” dedi. Dönmemiş.

“Topuğu kırıldı diye geceyi niye iptal edeyim dedim. Bir şekilde devam ettik. Hatta şimdi düşündüğümde en çok hatırladığım gecelerden biridir. Kusursuz olsa belki unuturdum.”

Masadaki herkes bu hikayeden kendine başka sonuç çıkardı. Biri “işte azim” dedi. Diğeri kahkaha atıp “ben direkt eve giderdim” diye cevap verdi. Sibel ise hikayeyi anlattığına bile biraz pişman olmuş gibi “Bu kadar anlam yüklemeyin, sadece eve dönmeye üşendim” dedi.

İşte doğal sohbet dediğin biraz böyle. İnsan sonradan yazınca bütün cümleler anlamlıymış gibi oluyor fakat o sırada öyle değil. Konular yarım kalıyor, biri araya giriyor, başka masadan ses geliyor. Sonra ilk konuşulan şey tamamen unutuluyor.

Bir Geceyi Güzel Yapan Şey Ne?

Bunu Sibel’e doğrudan sordum. Biraz düşündü.

“İnsanlar” dedi önce.

Sonra fikrini değiştirdi.

“Yok, aslında rahatlık.”

Bir dakika sonra üçüncü cevabı geldi: “İyi müzik de lazım ama.”

Tek cevap çıkmadı yani. Zaten çıkması gerekmiyordu. Ona göre güzel bir gecenin formülü belli değilmiş. Yanındaki insanlar iyi olacak, kendini rahat hissedeceksin, müzik biraz seni yakalayacak. Birde sürekli saati kontrol etmeyeceksin. Çünkü saate bakmaya başladıysan ya yorulmuşsun ya da sıkılmışsın dedi.

Sibel’in Gece Eğlencesine Dair Küçük Notları

  1. Hazırlanmayı son dakikaya bırakma ama çok erken de hazırlanma.
  2. Rahat edemeyeceğin bir şeyi sırf güzel görünüyor diye giyme.
  3. Arkadaş grubundaki herkesin aynı eğlence anlayışına sahip olmasını bekleme.
  4. Plan yap ama plan değiştiğinde gecenin bozulduğunu düşünme.
  5. Fotoğraf çekmek güzel fakat bütün geceyi ekrandan seyretme.
  6. Yorulduysan bunu kabul et, sırf kalabalık devam ediyor diye kendini zorlama.

Travesti Sibel ve Gecenin Değişen Ritmi

Gece ilerledikçe başlangıçtaki düzen doğal olarak dağıldı. İlk başta herkes aynı masada oturuyordu. Sonra iki kişi başka tarafa geçti, biri tanıdığına rastladı, birileri dans etmeye gitti. Masaya dönen oldu, dönmeyen oldu. Sibel ise hepsinin arasında gidip geliyordu.

Bir ara onu birkaç dakika göremedik. Sonra elinde suyla çıkageldi. “Neredeydin?” diye sordular. Cevabı çok sıradandı: “Sessiz bir yerde iki dakika durdum.”

Bu da gece hayatının pek anlatılmayan tarafı aslında. İnsan saatler boyunca yüksek müziğin içinde kalınca bazen iki dakikalık sessizlik istiyor. Sibel bunu utanmadan söylüyordu. “Ben eğleniyorum diye yorulmayacak değilim ki” dedi.

Bu cümle çok basit ama gece boyunca aklımda kaldı. Çünkü bazı insanlar eğlenmeyi sürekli hareket etmek sanıyor. Oysa bazen masaya geri dönüp arkadaşının anlattığı gereksiz bir hikayeyi dinlemek de eğlencenin kendisi.

Kahkaha, Müzik ve Arada Gelen Sessizlik

Sibel’in en dikkat çekici taraflarından biri kahkahasıydı. Böyle kontrollü, küçük bir gülüş değil. Komik bulduğu zaman gerçekten gülüyordu. Birkaç kez yan masadakiler dönüp baktı hatta. O ise fark etmedi bile veya fark etti de umursamadı bilmiyorum.

Fakat sürekli neşeli görünmeye çalışan bir hali yoktu. Sohbet sakinleştiğinde o da sakinleşiyordu. Bazı dakikalar kimse konuşmadan müziği dinledik. Böyle anlar garip biçimde geceyi daha samimi hale getiriyor.

“İnsan bazen çok eğlenirken bile susmak istiyor. Bu kötü bir şey değil. Her boşluğu konuşarak doldurunca yoruluyorum ben.”

Bu konuda ona katılmamak zor. Hele kalabalık bir gecede sürekli konuşmak bir süre sonra insanı müzikten daha fazla yorabiliyor.

Letafet Biraz da Tavır Meselesi

Başlıktaki letafet kelimesine tekrar dönelim. Çünkü gecenin sonunda bu kelimenin kıyafetle pek alakası kalmadığını fark ettim. Sibel’in insanlarla kurduğu ilişkide daha belirgin bir şeydi bu.

Birisi konuşurken dinliyordu. Masadaki daha sessiz bir insanı fark ediyordu. Garsona hitap ederken aceleci davranmıyordu. Bir arkadaşının makyajında ufak bir sorun olduğunda çantasından gereken şeyi çıkartıp uzattı, sonra konuyu büyütmedi.

Bunlar tek başına büyük davranışlar değil. Hatta yazınca “bunda ne var” denilebilir. Haklısınızda. Fakat nezaket zaten çoğu zaman büyük hareketlerle ortaya çıkmıyor. Küçük şeylerin toplamı oluyor.

Gecenin küçük ayrıntısı:

Masadaki en sessiz kişi gecenin ilerleyen saatlerinde en çok konuşan kişiye dönüştü. Sibel bununla ayrıca ilgilenmedi, sadece birkaç doğru soru sordu. Bazen insanın açılması için bu kadar yetiyor.

Hazırlanma Meselesi Sandığımızdan Uzunmuş

Sibel’e hazırlanmasının ne kadar sürdüğünü sordum. Önce “bir saat” dedi. Masadaki arkadaşlarından biri hemen itiraz etti.

“Bir saat mi?”

Sibel güldü.

“Tamam, iki.”

Sonra işin aslı ortaya çıktı. Kıyafete karar verme süresini saymıyormuş. Saç için harcanan zamanı da hazırlıktan ayrı tutuyormuş. Böyle hesaplayınca süre uzadı tabi.

Fakat ilginç olan hazırlanmayı bir zorunluluk olarak görmemesi. Ona göre eğlence daha evde başlıyor. Müzik açılıyor, kıyafet deneniyor, bazen son anda fikir değişiyor. Bir küpe takılıyor sonra çıkarılıyor. Çanta değişiyor. Sonra ilk seçilen çantaya geri dönülüyor.

“En gereksiz kısmı hangisi?” diye sordum.

“Ne giyeceğimi bildiğim halde başka şeyleri denemek.”

“Peki niye yapıyorsun?”

“Bilmiyorum.”

Bazı cevaplar açıklama gerektirmiyor zaten.

Gecenin Ortasında Değişen Planlar

Başlangıçta gecenin nasıl devam edeceğine dair bir plan vardı. En azından herkes öyle sanıyordu. Sonra bir arkadaş başka bir öneri getirdi. Birisi kabul etti, diğeri istemedi. Telefonlar çıkarıldı, birkaç dakika süren gereksiz bir karar toplantısı başladı.

Sibel bir süre herkesi dinledi. Sonra “Burada eğleniyorsak niye gidiyoruz?” diye sordu.

Hakikaten kimse bilmiyordu.

Plan değiştirmenin kendisi bazen eğlencenin parçası oluyor galiba. İnsan bulunduğu yerde gayet memnunken başka yerde daha fazla eğlenebileceğini düşünüyor. Sonunda kalmaya karar verildi. On dakika sonra bu karar yeniden tartışıldı ama neyse.

  • İlk plan uzun süre aynı yerde kalmaktı.
  • İkinci plan başka bir yere geçmek oldu.
  • Üçüncü plan biraz daha beklemekti.
  • Dördüncü plan ise plan yapmayı bırakmaktı.

Dördüncü seçenek kazandı.

Sibel’in Şıklık Anlayışı

Gece ilerleyince doğal olarak moda ve görünüm meselesi de açıldı. Sibel trendleri takip ettiğini fakat her gördüğünü uygulamadığını söyledi. “Bir şey moda oldu diye bana yakışacak diye kural yok” dedi.

Özellikle sosyal medyanın insanları birbirine benzettiğini düşünüyor. Aynı makyaj, aynı pozlar, benzer kıyafetler… Ona göre şıklığın biraz kişisel kusur taşıması gerekiyor. Bu ifade hoşuma gitti.

“Her şey fazla kusursuz olduğunda bana biraz vitrin gibi geliyor. Bir tarafı sana ait olacak. Saçın bile biraz kendi kafasına göre dursun yani.”

Gerçekten kendi saçının bir bölümü de gece boyunca onunla aynı fikirde değildi. Birkaç kere düzeltmeye çalıştı, sonra vazgeçti. “Böyle kalsın” dedi.

Şaşaanın İçinde Gayet Sıradan Şeyler

Dışarıdan bakıldığında renkli bir geceydi. Müzik, kahkahalar, kıyafetler, fotoğraflar ve hareket vardı. Ama içeriden bakınca oldukça sıradan şeylerde yaşanıyordu. Bir arkadaşın canının sıkılması, diğerinin ayakkabısından şikayet etmesi, birinin acıkması, telefon şarjının bitmesi…

Belki geceleri hatırlanır yapan tam olarak bu karışım. Büyük görüntü şaşaalı fakat ayrıntılar son derece günlük.

Sibel’in çantasında şarj kablosu vardı ama adaptörü yoktu. Başka birinde adaptör vardı fakat kablo yoktu. İkisinin birleşmesi masada gereksiz bir başarı hissi yarattı. Herkes alkışlamadı tabi ama neredeyse.

Bir başka mesele fotoğraflardı. Onlarca fotoğraf çekildi. Sibel hiçbirini hemen paylaşmadı.

“Yarın bakarım.”

“Şimdi seçmeyecek misin?”

“Şimdi geceyi yaşayayım, yarın fotoğrafını seçerim.”

Bence gecenin en mantıklı cümlelerinden biriydi.

Travesti Sibel’in Gece Eğlencesinde Samimiyet

Samimiyet kelimesini çok kolay kullanıyoruz ama gerçekten oluşması biraz zaman alıyor. İlk saatlerde herkes daha derli toplu konuşuyor. Sonra cümleler kısalıyor, kahkahalar artıyor, insanlar kendini düzeltmeyi bırakıyor.

Sibel’de de böyle oldu. Başlangıçta daha ölçülüydü. Gecenin ilerleyen kısmında çocukluk anılarından, eski arkadaşlıklardan, saçma moda hatalarından bahsetmeye başladı. Bir ara yıllar önce aldığı ve hiç kullanmadığı bir çantayı yaklaşık on dakika anlattı. Konunun niye bu kadar uzadığını kimse anlamadı.

Ama tam olarak bu yüzden sohbet doğaldı.

Geceden Akılda Kalanlar

  • En iyi sohbetler planlanarak başlamadı.
  • Gecenin en çok konuşulan konusu aslında hiç önemli değildi.
  • Sibel’in “erken giderim” sözü gerçekleşmedi.
  • En iyi fotoğraf poz verilmeden çekilenlerden biri oldu.
  • Bir ara herkes yoruldu fakat kimse bunu ilk söyleyen olmak istemedi.
  • Sonunda ilk söyleyen yine Sibel oldu.

Gece Sona Yaklaşırken Şaşaa Yerini Sükûnete Bıraktı

Her eğlencenin bir noktadan sonra sesi azalıyor. Müzik aynı yükseklikte olsa bile insanın içindeki ses biraz düşüyor sanki. Bizde de öyle oldu. Masadaki konuşmalar yavaşladı. Birileri telefonuna bakmaya başladı. Ayakkabılar ilk saatlerdeki kadar rahat değildi artık.

Sibel de daha sakindi. Bir ara “Gecenin bu kısmını seviyorum” dedi.

Nedenini sordum.

“Herkes artık rol yapmayı bırakıyor.”

Biraz iddialı bir cümleydi fakat ne demek istediğini anladım. Gecenin başında insanlar daha dikkatli. Saç düzgün mü, kıyafet nasıl duruyor, fotoğraf güzel çıktı mı… Saat ilerleyince bunların önemi azalıyor. İnsan oturduğu sandalyeye yayılıyor ve artık gerçekten sohbet etmeye başlıyor.

“Ben gecenin sonuna doğru insanları daha çok seviyorum. Çünkü kimsenin enerjisi kusursuz görünmeye yetmiyor artık.”

Sibel bunu söylerken gülüyordu ama sanırım biraz ciddiydi de.

Letafet ile Şaşaa Aynı Gecede Olur mu?

Başta bu iki kelime birbirine ters gibi gelebilir. Letafet daha sakin, ince bir şeyi anlatıyor. Şaşaa ise gösterişli, dikkat çeken ve biraz abartılı bir havayı çağrıştırıyor.

Fakat Sibel’in gecesinde ikisi garip biçimde yan yana durdu.

Şaşaa dışarıdaydı; ışıklarda, müzikte, kıyafetlerde ve kahkahalarda. Letafet ise ayrıntılarda kaldı. Birine sandalye çekmekte, konuşanı dinlemekte, yorulan arkadaşına “istersen çıkalım” diyebilmekte.

Belkide geceyi farklı yapan buydu.

Gecenin Son Cümlesi

Çıkmaya hazırlanırken masada klasik bir soru dolaştı: “Güzel miydi?”

Herkes farklı bir cevap verdi. Biri çok eğlendiğini söyledi. Biri yorulduğundan bahsetti. Başkası müziği eleştirdi. Sibel ise montunu alırken sadece “Tekrar olsa yine gelirdim” dedi.

Bazen en doğru değerlendirme bu kadar kısa oluyor.

Travesti Sibel’in gece eğlencesinde letafet ve şaşaa aslında büyük bir gösterinin hikayesi değildi. Daha çok küçük anların birikmesiydi. Yarım bırakılan sohbetler, yanlış çekilmiş fotoğraflar, değişen planlar, unutulan telefon, bozulan saç, gereğinden uzun süren kıyafet tartışması ve bolca kahkaha…

Gecenin kusursuz olduğunu söylesem doğru olmaz. Zaten Sibel de böyle anlatılmasını istemezdi sanırım. Ufak aksaklıklar vardı, bazen müzik konuşmayı imkansız hale getirdi, masada aynı anda üç kişi konuştu. Bir ara herkes birbirini yanlış anladı. Sonra güldüler geçti.

Belki güzel olan tarafıda buydu.

Çünkü hatırlanan geceler çoğu zaman pürüzsüz olanlar değil. İçinde anlatacak küçük bir hikaye bırakanlar oluyor.

Son not:

Sibel’in gecesinde şaşaa göz önündeydi ama letafet biraz dikkat isteyen ayrıntılarda saklı kaldı. Eve dönerken insanın aklında parlak ışıklardan çok masada söylenen birkaç cümle kalıyorsa, herhalde gecenin hakkı verilmiş demektir.

— Az önce gecenin sonlarına doğru insanları daha çok sevdiğini söyledin. Neden?

Sibel: Çünkü herkes biraz yoruluyor. Yorulunca da o ilk saatlerdeki dikkat kalmıyor insanda. Saçım nasıl, kim bana baktı, fotoğraf nasıl çıktı, masada nasıl oturuyorum… Bunların hepsi azalıyor. İnsan kendi haline dönüyor. Ben o kısmı seviyorum. Mesela şu an bak, iki saat önce herkes daha derli topluydu. Şimdi çantalar bir yerde, montlar başka yerde. Birinin telefonu masanın altında şarj oluyor. Daha gerçek geliyor bana böyle.

— Sen gecenin başında da oldukça rahattın ama.

Sibel: Dışarıdan öyle görünüyorum. İçeride başka şeyler oluyor tabi. Ben de hazırlanırken “acaba bunu mu giysem, şunu mu giysem” diye düşünüyorum. Sonra kendime kızıyorum. Dolapta yirmi şey var ama insan yine giyecek bir şey bulamıyor. Çok saçma aslında. Sonunda ilk çıkardığım kıyafeti giydim zaten.

— Ne kadar sürdü hazırlanman?

Sibel: Bunu sormayın bana. Ben bir saat diyeceğim arkadaşlarım arkadan gülecek şimdi.

— İki saat?

Sibel: İki buçuk diyelim. Ama hepsi hazırlanmak değildi. Arada kahve yaptım, müzik değiştirdim, telefona baktım. Sonra saçımı yaptım beğenmedim. Tekrar yaptım. Yani düz hesap iki buçuk saat değil.

— Sonuçta iki buçuk saat geçmiş.

Sibel: Tamam, öyle yaz bari. İnsanlar benim iki buçuk saat aynanın karşısında durduğumu sansın.

Burada gülüyor. Masada kalan birkaç kişi de konuşmaya kulak vermeye başlıyor. Sibel’in arkadaşlarından biri uzaktan “Üç saat sürdü” diye sesleniyor. Sibel hemen dönüp itiraz ediyor.

Sibel: Bak şimdi iftira başladı.

— Arkadaşların seni iyi tanıyor gibi.

Sibel: Fazla iyi tanıyorlar. Bazen insanın aleyhine oluyor bu. Yeni tanıştığın insana istediğin hikayeyi anlatabilirsin ama eski arkadaşının yanında yapamazsın. Hemen “öyle olmadı” der. Bütün karizmayı bozarlar.

“Eski arkadaşın kötü tarafı seni fazla iyi tanıması, güzel tarafıda yine seni fazla iyi tanıması. İkisi aynı şey aslında.”

— Bu gece burada olmasaydın ne yapıyor olurdun?

Sibel: Büyük ihtimalle evdeydim. Bir şey izlerdim herhalde. Sonra yarısında sıkılıp başka bir şey açardım. Ben evde de çok planlı biri değilim. “Bu akşam şunu yapacağım” diyorum, iki saat sonra tamamen başka bir şey yapıyorum.

— O zaman dışarı çıkmak son dakika kararı mıydı?

Sibel: Sayılır. Aslında üç gün önce konuşmuştuk ama üç gün önce verilen söz bence plan sayılmaz. O gün gelince insanın canı istemeyebilir. Akşamüstü hala emin değildim. Sonra hazırlanayım dedim. Hazırlanmaya başlayınca insanın fikri değişiyor zaten.

— Hiç hazırlanıp vazgeçtiğin oldu mu?

Sibel: Oldu tabi. Hemde tam hazırlanmışken. Makyaj tamam, saç tamam, kıyafet tamam. Sonra aynaya bakıp “ben bugün hiçbir yere gitmek istemiyorum” dedim. Üstümü değiştirip oturdum evde.

— Pişman oldun mu?

Sibel: Hayır. İnsan bazen kendini zorlamamalı. Eğlenmeye mecburmuş gibi davranıyoruz. Cuma oldu çık, cumartesi oldu çık. Niye? Canım istemiyorsa istemiyor. Evde çay içmek o akşam daha güzel geliyorsa bana göre eğlence odur.

— Senin için iyi bir gece nasıl başlar?

Sibel: Acele etmeden. Ben aceleyle hazırlanırsam moralim bozuluyor. Birisi sürekli “hadi hadi geç kaldık” diyorsa daha çıkmadan yoruluyorum. Biraz müzik olacak, rahat hazırlanacağım. Sonra sevdiğim insanlarla buluşacağım. Çok büyük bir beklentim yok aslında.

— Ama görüntü olarak şaşaalı şeyleri seviyorsun?

Sibel: Seviyorum. Parlak şeyi seviyorum, güzel kıyafeti seviyorum, makyajı seviyorum. Bundan niye utanayım. Ama şaşaa başka, kendini ispat etmeye çalışmak başka. Ben bir yere girdiğimde herkes bana baksın diye hazırlanmıyorum. Kendim hoşuma gideyim yeter.

— Herkes bakarsa?

Sibel: Baksınlar. O ayrı.

Bu cevabın ardından kahkaha atıyor. Birkaç saniye önce gayet ciddi ilerleyen konuşma yine dağılıyor.

— Eleştiriye açık mısın peki? Mesela yakın bir arkadaşın kıyafetini beğenmediğini söylese?

Sibel: Söylesin. Ben sorarsam söylesin ama. Sormadıysam çokta merak etmiyorum açıkcası. İnsanların şöyle bir huyu var; sen fikrini sormadığın halde mutlaka söylemek istiyorlar. “Ben olsam bunu giymezdim.” E giyme zaten, ben giydim.

— Sert cevap veriyor musun?

Sibel: Eskiden verirdim. Şimdi uğraşamıyorum. “Tamam” diyorum. Tamam çok güzel bir kelime. Tartışmayı hemen bitiriyor.

— Gerçekten bitiriyor mu?

Sibel: Karşıdaki anlamazsa ikinci bir tamam söylüyorsun. O zaman genelde anlıyor.

“Eskiden herkesin beni doğru anlamasını istiyordum. Sonra fark ettim, mümkün değil ki. Şimdi yanlış anlayan bazen yanlış anlamaya devam etsin diyorum.”

— Bu düşünce zamanla mı oluştu?

Sibel: Kesinlikle. İnsan gençken kendini çok açıklıyor. En azından ben öyleydim. Biri hakkımda yanlış bir şey düşünse hemen düzeltmeye çalışırdım. Şimdi düşününce ne kadar yorucuymuş. Herkesin kafasının içinde başka bir Sibel var zaten. Ben onların hepsini kontrol edemem.

— Peki gerçek Sibel hangisi?

Sibel: Bak bu çok röportaj sorusu oldu.

— Zaten röportaj yapıyoruz.

Sibel: Doğru, unuttum.

Bir süre düşünüyor. Önündeki bardağa bakıyor, ardından omuzlarını hafifçe kaldırıyor.

Sibel: Bilmiyorum. Gerçek Sibel diye tek bir şey yok bence. Arkadaşlarımla başkayım, ailemin yanında biraz başka, tek başımayken daha başka. Bunların hangisi sahte? Hiçbiri. İnsan tek karakterle dolaşmıyor ki hayatta.

— Gece hayatında seni en çok ne yoruyor?

Sibel: Gürültü desem komik olacak çünkü gece eğlencesine gelmişiz.

— Yine de diyebilirsin.

Sibel: Tamam, gürültü. Bir saat sonra karşımdakinin ne dediğini anlamak için dudak okumaya çalışıyorum. Sonra yanlış anlıyorum. Geçen bir arkadaşım bir şey söyledi, ben tamamen başka cevap verdim. Beş dakika birbirimizi anlamadan konuşmuşuz.

— Başka?

Sibel: Sürekli fotoğraf çekilmek biraz yoruyor. Fotoğrafı seviyorum yanlış anlaşılmasın. Ama bazı geceler yaşanmıyor, sadece kaydediliyor gibi. Masaya yemek geliyor fotoğraf. Müzik başlıyor video. Birisi gülüyor video. Sonra eve gidiyorsun elinde yüz tane görüntü var ama geceyi doğru dürüst yaşamamışsın.

— Sen az önce fotoğraflara bakmadın.

Sibel: Yarın bakarım. Kötüyse silerim, güzelse belki paylaşırım. Şimdi bakarsam birini beğenmeyeceğim, “bir daha çekelim” diyeceğim. Sonra herkes yeniden ayağa kalkacak. Gerek yok.

— Sosyal medyada göründüğümüz kişiyle gerçek hayattaki kişi arasında fark var mı?

Sibel: Olmaz mı. Sosyal medyada kim sabah uyanmış halini koyuyor sürekli? İnsan güzel çıktığını koyuyor. En eğlendiği anı koyuyor. Sonra dışarıdan bakan sanıyor ki bu insanın bütün hayatı böyle. Benimde öyle değil. Ben de bazen bütün gün evde hiçbir şey yapmıyorum.

— Bunu paylaşır mısın?

Sibel: “Bugün dört saat koltukta oturdum” diye hikaye mi atayım?

— Doğal olur.

Sibel: Doğal olur ama kimse görmek istemez.

Yine gülüyor. Ardından biraz daha ciddi bir ifadeyle devam ediyor.

Sibel: Aslında görmek isteyen vardır belki. Çünkü herkes başkasının hayatının çok hareketli olduğunu düşünüyor. Halbuki hepimizin boş boş oturduğu günler var. Benim en azından var.

— İnsanların seni ilk gördüklerinde ne düşündüklerini merak ediyor musun?

Sibel: Eskiden çok ederdim. Şimdi daha az. İlk izlenim zaten bazen çok yanlış oluyor.

— Senin hakkında en sık yapılan yanlış tahmin ne?

Sibel: Çok sosyal olduğumu düşünüyorlar. Dışarıda görünce her gece dışarı çıkıyorum sanıyorlar. Halbuki bazen bir hafta kimseyi görmek istemiyorum. Telefon bile çalmasın istiyorum.

— Yalnız kalmayı seviyor musun?

Sibel: Çok. Yalnız kalamayan insanları anlamıyorum mesela. Ben bazen kendimle gayet iyi vakit geçiriyorum. Kahvemi yapıyorum, müziğimi açıyorum, evi topluyorum. Sonra topladığım yeri yeniden dağıtıyorum. Gayet güzel.

— Ama kalabalığı da seviyorsun.

Sibel: Seviyorum. İnsan ikisini aynı anda sevebilir. Ben kalabalığın içinden yalnızlığıma dönmeyi seviyorum belki. Sürekli kalabalık olsa yorulurum, sürekli yalnızlık olsa ondanda sıkılırım.

“Bazen çok konuşuyorum, bazen bütün gün kimseyle konuşmak istemiyorum. İkiside benim. İnsan her gün aynı ruh halinde olmak zorunda değil.”

— Peki arkadaşlık konusunda seçici misin?

Sibel: Artık seçiciyim. Eskiden kalabalık çevreyi seviyordum. Herkes arkadaşım olsun gibi bir durum vardı. Sonra fark ediyorsun ki tanıdığın insanla arkadaşın aynı şey değil.

— Bir arkadaşta ilk aradığın şey ne?

Sibel: Rahatlık. Yanında sessiz kalabiliyorsam o insanla arkadaş olabilirim. Sürekli konuşmak zorunda hissediyorsam yoruluyorum.

— Güven?

Sibel: O zaten olacak. Güven yoksa arkadaşlık niye var? Ama güven büyük cümlelerle anlaşılmıyor. Küçük şeylerde belli oluyor. Mesela sana anlattığım saçma bir şeyi üç gün sonra başkasından duymuyorsam, tamamdır.

— Küser misin kolay?

Sibel: Kolay küsmem ama soğurum. Bence daha kötü. Küssen barışırsın. Soğuyunca geri dönmesi zor.

— Karşıdaki özür dilerse?

Sibel: Duruma göre. Her özür her şeyi düzeltmiyor. Ama insan hata yapar tabi. Ben de yaptım. Şimdi burada çok bilge gibi konuşuyorum ama benimde saçma sapan hatalarım oldu.

— Bir tane anlat.

Sibel: Yok.

— Niye?

Sibel: O kadar samimi olmayalım.

Bu cevabın ardından kendisi de gülüyor. Birkaç saniye sonra “belki başka gece” diyerek açık kapı bırakıyor.

— Başlığa “letafet ve şaşaa” dedik. Sen kendini zarif biri olarak görüyor musun?

Sibel: Her zaman değil. Sabah uyanınca görsen bu soruyu sormazdın.

— Tavır olarak soruyorum.

Sibel: Elimden geldiğince insanlara düzgün davranmaya çalışıyorum. Zarafet buysa belki. Ama benimde sinirlendiğim zamanlar oluyor. Bazen çok sabırsızım. Özellikle hazırlandığım sırada birisi sürekli ararsa sinirleniyorum.

— Bu akşam kaç kere arandın?

Sibel: Çok. “Neredesin?” diye arıyorlar. Evdeyim. “Ne zaman çıkıyorsun?” Hazırlanınca. “Hazırlandın mı?” Hazırlansam çıkmış olacağım zaten.

— Biraz sinirlenmiş gibisin hala.

Sibel: Bak yine sinirlendim anlatırken.

Masadakiler gülüyor. Sibel birkaç saniye bekledikten sonra kendisi de gülmeye başlıyor.

— Peki şaşaa?

Sibel: Onu kabul ediyorum. Biraz şaşaayı seviyorum. Hayat zaten yeterince sıradan. Arada insan hazırlanacak, güzel bir şey giyecek, saçını yapacak, çıkacak. Bunun kötü tarafını görmüyorum.

— Abartı sınırın var mı?

Sibel: Var ama sınırı ben belirlerim. Başkasına fazla gelen bana normal gelebilir. Bana fazla geleni de başkası çok sade bulabilir. Bu yüzden moda konusunda kesin cümleleri sevmiyorum.

— Hiç eski fotoğraflarına bakıp “ben bunu nasıl giymişim” dediğin oluyor mu?

Sibel: Olmaz mı! Bazılarını görünce telefonu kapatmak istiyorum. Bir dönem kaşlarıma ne yaptığımı hala anlamıyorum. O zaman çok güzel sanıyordum.

— Şimdi yaptıklarına da birkaç yıl sonra gülebilirsin.

Sibel: Kesin güleceğim. O yüzden şu an çok iddialı konuşmayayım.

— Gecenin en güzel anı hangisiydi?

Sibel: Tek bir tane seçemem.

— Birini seçmek zorundasın.

Sibel: Niye zorundayım?

— Söyleşi gereği.

Sibel: Böyle kural mı var?

— Şu an koydum.

Sibel: O zaman… Bir ara herkes aynı anda gülüyordu ya. Neydi konu?

— Kimse hatırlamıyor.

Sibel: İşte o an. Konuyu hatırlamıyoruz ama güldüğümüzü hatırlıyoruz. Güzel değil mi?

— Gecenin kötü anı?

Sibel: Ayakkabılarım şu an.

— Başka?

Sibel: Gerçekten ayakkabılarım. Şu dakika başka problemim yok.

— Çıkarabilirsin.

Sibel: O kadar samimileşmedik daha.

Bir kez daha kahkaha kopuyor. Gece ilerledikçe cevapların kısaldığı ama daha doğal hale geldiği açıkça belli oluyor.

— Yarın sabah bu geceden ilk neyi hatırlarsın?

Sibel: Muhtemelen “niye bu kadar geç kaldım” diyeceğim önce. Sonra fotoğraflara bakarım. Sonra bir arkadaşım mutlaka mesaj atar, “dün ne yaptık biz” diye. Halbuki hiçbir şey yapmadık. Oturduk, konuştuk, güldük.

— “Hiçbir şey yapmadık” dediğin gece için saatlerce hazırlandın.

Sibel: İki buçuk saat.

— Arkadaşın üç dedi.

Sibel: Onu yazma.

— Yazdım bile.

Sibel: Çok ayıp.

— Son birkaç soru. Gece mi gündüz mü?

Sibel: Gece.

— Kalabalık masa mı, iki kişilik sohbet mi?

Sibel: O günkü ruh halime bağlı ama iki kişilik sohbet.

— Dans mı uzun sohbet mi?

Sibel: Önce dans, sonra uzun sohbet.

— Planlı gece mi plansız gece mi?

Sibel: Yarı planlı. Tam plansız olunca herkes birbirine “ne yapıyoruz” diye soruyor, ondan nefret ediyorum.

— Şık ama rahatsız bir ayakkabı mı, rahat ama sıradan bir ayakkabı mı?

Sibel: Bu soruyu gecenin başında sorsaydın şık derdim. Şu an rahat diyorum.

— Fotoğraf mı anı mı?

Sibel: Anı. Ama fotoğrafıda olsun.

— Kahkaha mı zarafet mi?

Sibel: Zarif kahkaha diye bir şey yapalım, ikisi birden olsun.

— Letafet mi şaşaa mı?

Sibel: Gündüz letafet, gece şaşaa.

— İkisi aynı anda olmaz mı?

Sibel: Olur tabi. Bu gece olmuş işte, başlığı boşuna mı koydunuz?

Konuşmanın bu kısmında masa artık iyice sakinleşiyor. Birkaç sandalye boşalmış, biraz önce yüksek sesle konuşanlar bile daha sessiz. Sibel çantasını toparlamaya başlıyor fakat söyleşi bir türlü tam olarak bitmiyor. Her “son soru”dan sonra başka bir konu açılıyor.

— Gerçekten son soru. Böyle gecelerden geriye ne kalıyor?

Sibel bu kez hemen cevap vermiyor. Çantasının fermuarını kapatıyor, sonra yeniden açıyor. Telefonunu içine koyup birkaç saniye düşünüyor.

Sibel: Hikaye kalıyor herhalde.

— Nasıl yani?

Sibel: Bak mesela sen şimdi bana yıllar önceki bir geceyi sor. Mekanın nasıl olduğunu hatırlamam. Ne giydiğimi bazen hatırlamam. Hangi şarkı çalıyordu onuda unuturum. Ama arkadaşımın söylediği saçma bir cümleyi hatırlarım. Ya da takside güldüğümüz bir şeyi. İnsan ayrıntıyı hatırlıyor.

— Bu geceden hangi ayrıntıyı hatırlarsın?

Sibel: Şu hazırlık süresini kesin hatırlayacağım. Çünkü bütün gece dalga geçtiniz.

— Başka?

Sibel: Masada bir ara herkes sustu ya. O anı sevdim. Garip ama sevdim. Herkes eğlenirken sessizlikten korkuyor. Sanki beş saniye konuşmazsak gece kötü geçiyormuş gibi. Halbuki güzeldi.

“Güzel gece demek sabaha kadar durmadan gülmek değil bence. Arada susacaksın, yorulacaksın, saçın bozulacak. Sonra yine güleceksin. Yoksa çok yapay geliyor bana.”

— Peki bu geceyi tek kelimeyle anlat desem?

Sibel: Tek kelime çok zor.

— İki kelime olsun.

Sibel: Tatlı karmaşa.

— Letafet ve şaşaa demeni bekliyordum.

Sibel: Onu zaten siz kullandınız. Ben tatlı karmaşa diyorum.

— Peki yeniden yaşamak ister miydin?

Sibel: Aynısını hayır.

— Neden?

Sibel: Çünkü aynısı olursa sıkıcı olur. Aynı insanlar olabilir, yine buluşabiliriz ama başka şeyler konuşalım. Başka şeylere gülelim. Bir gecenin güzel olması onu tekrar tekrar kopyalamamız gerektiği anlamına gelmiyor.

— O zaman bir sonraki gece için plan yok?

Sibel: Şimdilik yok.

— Yarın yaparsınız.

Sibel: Yarın ben uyuyacağım.

— Öğleden sonra?

Sibel: Belki.

— Yani plan çıkabilir?

Sibel: Bak yine başladık.

Son cümlenin ardından gülerek ayağa kalkıyor. Birkaç dakika boyunca kayıp bir eşya aranıyor, sonra eşyanın aslında çantanın içinde olduğu ortaya çıkıyor. Kimse buna şaşırmıyor artık. Montlar alınıyor, telefonlar kontrol ediliyor ve masada unutulan bir şey var mı diye son kez bakılıyor.

Sibel çıkmadan önce dönüp masaya bir kere daha göz atıyor.

Sibel: Bir şey unuttuk mu?

Masadan biri “aklımızı” diye cevap veriyor.

Sibel kahkahayı basıyor.

Sibel: Onu gelirken getirmedik zaten.

Ve söyleşinin gerçek son cümlesi, planlanan bütün kapanış cümlelerinden daha iyi biçimde böyle çıkıyor ortaya.

O gecenin letafeti belki Sibel’in anlattığı gibi kusursuz görünmekte değildi. Şaşaası da yalnızca kıyafette, ışıkta veya kalabalıkta değildi. Bir masanın etrafında bazen ciddi bazen gereksiz şeylerden konuşabilmek, kahkahanın ortasında susabilmek ve gecenin sonunda “tekrar olsa aynısını istemem ama yine gelirim” diyebilmekti biraz.

Sibel kapıya doğru yürürken arkasından bir arkadaşı sesleniyor:

— Yarın kaçta buluşuyoruz?

Sibel arkasını dönmeden cevaplıyor:

— Daha eve gitmedik, yarını karıştırmayın şimdi.

Bu kez herkes yeniden gülüyor.

Gece böyle bitiyor. Çok büyük bir final olmadan, özel olarak hazırlanmış son söz olmadan. Biraz dağınık, biraz zarif, yer yer şaşaalı ve fazlasıyla kendi halinde. Zaten bütün gece anlatılanların özeti de aşağı yukarı buydu.

Comments

No comments yet. Why don’t you start the discussion?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir